Şiirimizde Peygamber ve Gül


Şiirimizde Peygamber ve Gül (1860-2011)


Akçağ Yayınları, Ankara, 2012, s. 256.







ÖN SÖZ
 

      Her türlü sanatın (mimari, heykel, resim, musiki, edebiyat vb.) ana kaynaklarından biri din; dinin sınırlarını belirlediği Allah, varlık, tabiat, insan, olay ve meselelerin birey ve toplumun zihni, ruhu ve gönlünde uyandırdığı coşku ve heyecanlardır. Söz konusu evrensel gerçek, diğer toplumlar gibi, Türk milleti için de geçerlidir. Nitekim Türk milletinin geride bıraktığı son on asırlık kültür ve sanatının ana kaynaklarının başında İslâmiyet yer alır.

      Hz. Muhammed, İslâm dinin peygamberi; yani bu dini ve esaslarını insanlara tebliğ eden; tebliğ ettiği dini hayatında bütün derinliği ve genişliği ile yaşayan; kimlik ve kişiliğiyle “örnek insan”dır. Söz konusu nitelikleriyle O, -özellikle kendisine inanan mümin birey ve toplumlar için- müstesna bir şahsiyettir. Böyle bir müstesna kimlik ve kişiliğin, toplumun sanatında yankısını bulmaması düşünülemez elbette. Nitekim Türk edebiyatının son on asırlık tarihinde ana konularından biri Hz. Peygamber olmuştur. O kadar ki, XI. yüzyıldaki ilk İslâmî eserlerden bugüne kadar ki Türk edebiyatında zengin bir “Peygamber Edebiyatı”nın varlığından bahsetmek hiç de mübalâğa olmaz.

      Şairlerimiz, temelde Hz. Peygamber’e duydukları sevgi, aşk ve hayranlıklarından hareketle eserlerinde O’nu hayatı, vasıfları, misyonu, kimlik ve kişiliği ile ele almışlar; sahip olduğu yüceliği övmüşler; O’na olan sevgi ve aşklarını dile getirmişler; O’ndan şefaat talebinde bulunmuşlardır. Sadece bu konular çevresinde oluşan sîyer, mevlid, şemâil, hilye, esmâ-i Nebî, mucizât-ı Nebî, gazavât-ı Nebî, ahlâku’n-Nebî, hicretü’n-Nebî, vefâtü’n-Nebî, mirâc-nâme, şefâat-nâme, regâibiyye, kırk hadis, yüz hadis, bin hadis gibi türler, edebiyatımızda Hz. Peygamber konusunun yeri ve önemi hakkında açık ipuçları vermeye yeterlidir.

      Biz bu kitapta, Türk Şiirinde Hz. Peygamber (1860-2011) isimli çalışmamızın birikimlerinden hareketle Şiirimizde Hz. Peygamber ve Gül konusu üzerinde durduk. Çalışmada Tanzimat’tan günümüze kadar ki (1860-2011) 150 yıllık dönem Türk şiirinde Hz. Peygamber üzerine odaklanan ve 500 şairin kaleme aldığı 1600 manzumede gül motifi, metaforu veya sembolünün yeri; kullanılış sebebi ve tarzlarını tespit, tasvir ve tahlil etmeye çalıştık.

      1860 sonrası dönemde yaşamış olan şairler arasında herhangi bir ayrım yapmadık. Dolayısıyla çalışmamızda şiirlerini Yeni Türk Şiiri tarzında kaleme alan şairler kadar, Divan veya Halk şiiri geleneğine bağlı olan şairlere de yer verdik. Aynı anlayışı manzumelerin türlerinde de koruduk. Yani kıstasımız; sadece na’tlar değil, Hz. Peygamber’i konu alan bütün manzumeler (mevlid, miraciye, hilye, siyer vb.) oldu. Zira amacımız, dönemin bütünü ve bütünlüğüdür.

      Şiirimizde Hz. Peygamber ve Gül (1860-2011) isimli çalışma, “Giriş” dışında iki ana bölümden oluştu. Bunlar; “Hz. Peygamber-Gül İlişkisinin Varlık Zemini ve Mahiyeti” ve “Türk Şiirinde Hz. Peygamber ve Gül” bölümleridir.

      “Giriş”teki “Türk Kültürü ve Edebiyatında Hz. Peygamber” ve “Türk Kültürü ve Edebiyatında Gül” alt bölümlerinde hem çalışmaya genel bir çerçeve çizmeye hem de okuyucuyu konuya hazırlamaya çalıştık. “Giriş” ile birlikte düşünülebilecek olan “Hz. Peygamber-Gül İlişkisinin Varlık Zemini ve Mahiyeti” başlıklı birinci ana bölümde, kültür ve edebiyatımızda Hz. Peygamber-gül veya gül-Hz. Peygamber ilişkisinin sebepleri, mahiyeti ve nitelikleri üzerinde durduk.

      Çalışmanın asıl iskeletini oluşturan “Tanzimat Sonrası Türk Şiirinde Hz. Peygamber ve Gül” başlıklı ikinci ana bölüm; “Gül-Hz. Peygamber İlişkisi”, “Hz. Peygamber-Gül İlişkisi” ve “Hz. Peygamber-Bülbül İlişkisi” alt bölümlerinden oluştu. Tasvir ve tahlilin esas olduğu bu ana bölümde konu, ilgili şiir alıntıları çerçevesinde bütün detaylarıyla ortaya konmaya çalışıldı. Kitap “Sonuç” ve “Kaynakça” bölümleriyle son buldu.

      Kitapta çalışmaya dâhil edilen şairler ile değerlendirmeye tâbi tutulan manzumelerin listesi ve kaynakları -hacmin büyüyeceği endişesiyle- verilmedi. İsteyen okuyucu bu konuda Türk Şiirinde Hz. Peygamber (1860-2011)’e müracaat edebilir.

      Çalışmadaki amacımız; Türk şiirindeki önemli bir konuyu aydınlatma, şairlerimizin Hz. Peygamber algı ve tasavvurlarının bir yönüne ışık tutma, okuyucunun dili, zihni ve ruhunda bir parça “Gül” idraki ve aşkına zemin hazırlama ve  Efendiler Efendisi’ne küçük bir hizmette bulunmaktır.

Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl

Muhammed’siz muhabbetten ne hâsıl

 

DENİZLİ- 2012                                          Prof. Dr. İsmail ÇETİŞLİ  




*******



KİTAP HAKKINDA ELEŞTİRİ VE TANITMALAR



GELİN GÜLLE BAŞLAYALIM ŞİİRE

Sevde Tuba OKÇU

                                (Zaman Gazetesi, 22 Mart Cuma 2013)

   Eski Türk ve çağdaş Türk edebiyatında gül, kullanılan en güçlü sembollerin başında gelir. Bu gücünü ise Hz. Muhammed’i (sas) temsil etmesinden alır. Akçağ Yayınları’ndan çıkan, Prof. Dr. İsmail Çetişli’nin kaleme aldığı ‘Şiirimizde Peygamber ve Gül’ adlı kitap, ‘gül’ sembolünün 1860-2011 yılları arasında edebiyatımızda ne şekilde yer ettiğinin izlerini sürüyor.

   Şairlerin manzumelerini süsleyiş öyküsünden yola çıkan Çetişli, gül imgesinin zaman içerisinde Peygamber Efendimiz’i temsil eden bir metafor haline gelişini detaylı bir tasnifle ele alıyor.  Eserde, 10. yüzyıldan bugüne kadarki kültür tarihimizde teşekkül etmiş olan ‘peygamber edebiyatının’, Hz. Muhammed (sas) için yazılmış olan şiirlerden oluşan bir tür olduğu işleniyor. Gerek divan edebiyatında, gerek tasavvuf edebiyatında, gerekse halk şiirlerinde şairler, Hz. Peygamber’i anlatmak için en güzel sembollerin arayışına düşmüşler. Türkçede zengin bir peygamber edebiyatının varlığından söz edilebilir. Her dönemin şairleri gerek yeni vezinle gerek klasik şiirin içerisinde hak peygamberini anarak ve anlatarak O’nun şefaatine nail olmayı umut etmişler.  

   Tanzimat’tan sonra Türk şiirinde büyük bir değişiklik yaşanmış olsa da geleneğin bazı kodları yeni edebiyatta da korunmaya çalışılmış. Peygamberimizi öven ve O’nun niceliğini tasvir eden mısralar günümüze kadar şairler tarafından kaleme alınmış.

 Neden nergis, sümbül değil de ‘gül’?

   Gül çiçeği ise kültür dünyamızda en fazla yer etmiş çiçek. Mimari, musiki, hat gibi sanat dallarında çokça gördüğümüz bir nakış. Sanatın dışında günlük hayatta kıyafetler, yiyecekler, süs eşyaları gibi ayrıntılarda da sürekli karşımıza çıkar. Fakat bunların ötesinde gül sembolünün Türk edebiyatında ayrıcalıklı bir yeri vardır. Özellikle divan şiirinde sevgili, güzellik, tazelik, şarap, ateş gibi anlatımlarda şairlerin çokça başvurduğu bir mazmundur.

   Eserin ilerleyen bölümlerinde gül çiçeğinin kültür dünyamızdaki yerini irdeleyen yazar, bu mazmunun Hz. Peygamber’le anılış öyküsünü aktarıyor.

   Şairler, eserlerinde Hz. Muhammed’in  (sas) yüceliğini, büyüklüğünü ve güzelliğini dile getirip övmeye çalışmışlar. O’na duyulan muhabbet ve şefaat talebi mısralarını süslemiş. Yine aynı şekilde Hak Peygamberi’ni en doğru şekilde insanlara aktarma arzusu şairleri yönlendirmiş. Lakin Kur’an-ı Kerim’de Hak Peygamberi’nin özellikleri büyük bir sanatla anlatılıyor. Kendisi Âlemlerin Efendisi, habibullahtır. Bu hakikat karşısında şairler Hz. Peygamber’i en münasip şekilde anlatmalarına yardımcı olacak sembollerin yardımına başvurmuşlar. Bu sembollerin başında da ‘gül’ geliyor.

   Şairler, Hz. Peygamber’in fiziksel özelliklerini, tasviri (yüzü, dudakları, ağzı, yanakları, sesi, kokusu), eylemleri (konuşması, hicreti, vefatı) ve de tesiri (sünneti, zamanı, aşkı) gibi maddi ve manevi her yönünü güle teşbih eder. Genellikle divan şairlerinin yöneldiği teşbih sanatı Hz. Peygamber’i anlatmada en etkili ve de en sanatlı teknik. Gülün sevgiliyi anlattığı Türk şiirinde âşık yani şair ise bülbüldür. Şairler yüzyıllar boyu Hz. Peygamber’i beşeri sevgililerin veya sevgili olgusunun en müstesna örneği olarak kabul edip mısralarını bu yakarışla oluşturmuşlar.

   Türk şiirinde 1970’lerden sonra gül teşbihi daha da derinleşerek sembolik bir harikalık kazandı. Çoğu zaman ‘bahar’ imgesiyle çıkagelmeye başlayan ‘gül’, Sezai Karakoç ve Nurullah Genç’in kalemlerinde ayrı bir hususiyete kavuşur. Gül sembolünü gördüğümüz anda aklımıza Efendimiz (sas) gelir artık.

 

GÜL KOKAR EDEBİYAT

 Hemra KÖSE 

                  (Yeni Bahar Dergisi, S.79, 13 Eylül 2012, s.30-33)

    Na’t, siyer, mevlid, hilye, mirâcnâme, şefâatnâme, hicretnâme, kırk hadis, şemâil, esma-i Nebi, mucizât-ı Nebi, vefâtü’n-Nebi, Muhammediye gibi sadece Peygamber Efendimiz’e tahsis edilen pek çok tür, başlı başına bir ‘Peygamber edebiyatı’ olduğunu ortaya koyuyor.

   Şiirlerini bir dantela gibi işler nice söz sarrafı. Onun düşünce imbiklerinden süzdüğü her kelime, gönül aynasında endam eder önce. Kalp ve zihin izdivacından sonra kalem, kelamın emrine girer ve dil madeninden çıkar inci mercan sözler. Muhammed’den hâsıl olan muhabbet, kristal kalplerde yuvalanır da söz sarrafları Söz Sultanı’na tutsak olur. Ve pervanelerin ışığa koştuğu gibi O’na (sallallahu aleyhi ve sellem) koşar şairler. Zira Allah’ın Sevgilisi’ni anlatan her bir şiir, aşkın şahlanış destanına dönüşür. Efendiler Efendisi’nin yâd-ı cemili sözlere güzellik kazandırınca şairler, yanı başında âb-ı kevser beliren insan sevinciyle O’nun nurundan kanar durur. Birçok şair de Hassan b. Sabit gibi “Ben sözlerimle Muhammed’i övmedim. Fakat O’nunla sözlerimi methettim.” fikri ve liyakat endişesiyle Efendimiz’den bahseder eserlerinde. Öyle ki ‘Peygamber edebiyatı’ diyebileceğimiz kadar hacimli bir memba çıkar bu topraktan.  

     1860 ve 2011 yılları arasında Sultanlar Sultanı üzerine eser kaleme alan 500 şair ve bin 600 manzumeyi inceleyen Pamukkale Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü profesörlerinden İsmail Çetişli, Türk edebiyatının ana konularından birinin Hazreti Peygamber olduğunu düşünüyor. Nitekim 11. yüzyılda filizlenen bu konu, zamanla öyle dal budak salar ki edebiyatımızın her sahasında (divan, halk, âşık ve tasavvuf) kendini gösterir. Şair ve yazarlarımız Hz. Peygamber’e duydukları sevgiyi ve hayranlığı eserlerinde işler, O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatını, kişiliğini, özelliklerini, hadislerini anlatarak Efendiler Efendisi’nden şefaat diler. Sadece bu konular çerçevesinde siyer, mevlid, şemâil, hilye, esmâ-i nebi, mucizât-ı nebi, gazavât-ı nebi, hicretü’n-nebi, vefâtü’n-nebi, mirâcnâme, şefâatnâme, regâibiyye, kırk hadis, yüz hadis, bin hadis gibi edebî türler ortaya çıkar. Efendimiz’in şahsiyet-i maneviyesine has bu türler edebiyatımızda en çok şiirin Nebiler Serveri için yazıldığını ispat eder.

   ‘Türk Şiirinde Hz. Peygamber’ isimli hacimli çalışmasını okuyucusuyla buluşturan Prof. Dr. Çetişli, Yeni Türk Edebiyatı’nın başlangıcı sayılan 1860 yılından beri yazılan şiirlerin ancak bir kısmını ele alabildiğini anlatıyor. Zira incelediği bin 600 manzume, deryadan bir katre olabiliyor ancak. Asırlardır Dürr-i Yekta (sallallahu aleyhi ve sellem) adına şiirler yazıldı, yazılmaya da devam ediyor. Bugüne dek yazılan her eseri irdelemek içinse milyonlarca kitap okumak gerekiyor.

   Çetişli’ye göre Hz. Peygamber hakkında kaleme alınan manzumelerin içeriklerini oluşturan ilk konu O’nun kimlik ve kişiliği. Şairler, eserlerinde öncelikle O’nu (sallallahu aleyhi ve sellem) isimlendirmeye, vasıflandırmaya, fizikî bakımdan tasvir etmeye çalışıyor, bu şekilde elle tutulur bir Peygamber tasavvuruna ulaşmaya gayret ediyor. Efendimiz’in isim ve sıfatları kimliğini, kişiliğini tanımladığından O’na atfedilen hitap ve benzetmeler de dikkate değer.

   Rehber-i Ekmel’in adına gösterilen sevgi ve hürmet, isimlerini ihtiva eden müstakil eserler kaleme alınmasına da zemin hazırlar. Allah’ın isimlerini anlatan ‘Esma-i Hüsnalar’ gibi Efendimiz’in ismini ihtiva eden ‘Esma-i Nebiler’ yazılır. Meşhur Esma-i Nebi kitaplarında Hz. Peygamber’in 201 ismi üzerinde durulur. İmam-ı Kastalani’nin ‘Mevâhib-i Ledünniye’ isimli eserinde Efendimiz’in bin, İbn-i Faris’in İbn-i Arabî’den naklettiğine göre iki bin ismi mevcut. Fakat bunların hepsi Peygamberimiz’in özel ismi değil elbette. Selçuk Üniversitesi Eski Türk Edebiyatı Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Emine Yeniterzi’ye göre Hz. Peygamber’in isim ve sıfatları; özel (Muhammed, Mustafa, Ahmed, Mahmud), şahsından kaynaklanan (Emin, Yetim, Ümmi, Kureyşi), peygamberliğinden kaynaklanan (Nebi, Resul, Elçi) ve benzetmeye dayalı isimler (gül, inci, güneş, şah) şeklinde tasnif edilebilir. Hiç şüphesiz, aynı insana ait bu kadar isim/sıfat, sahibinin değerini de nazara veriyor. Şair Erdem Bayazıt, Sevgililer Sevgilisi’nin adını anınca neler hissettiğini şöyle dile getiriyor:

    Nasıl da unuttuk

   Oysa daha anar anmaz adını

   Ansızın patlayan bahara bir pencere açmışız gibi

   Kış ortasında çıkıveren güneş gibi

   Birden sıyrılıverip bulutlardan

   Üryan görülen can gibi

   Doldurdun içimizi

   Ve eviçlerimizi

   Muhammed Ali Eşmeli ise ‘Muhammed Aleyhisselam’ başlıklı manzumesinin mısralarını Peygamberimiz’in ismine göre kurguluyor, yani akrostiş yapıyor:

 Muhabbet güneşinle donattın felekleri,

Ufkuna hayran ettin en büyük melekleri…

Hükmüne tuğra çekti Allah iki cihanla,

Aşkını ilan etti Sana kevn ü mekânla…

Mecnunların gökte de öyle çok çoğaldı ki, Hak,

Miraca aldı, hem de “Gel!” dedi, göz göze bak!..

Elifine hamd ile ümmet olduk ya Ahmed,

Duamız Sana layık gül olmak ya Muhammed!...

 Beşerî vasıfları da şiirlere konu olur

   Allah Resûlü’nün kul kimliğinden kaynaklanan “Arabî, Kureyşî, Hâşimî, Ebu’l-Kasım, Ümmî, Öksüz” gibi beşerî isim/sıfatları da şiirlere konu oluyor. Mesela yetimliği… Efendiler Efendisi, doğumundan altı ay önce babası Abdullah’ı kaybetmesi sebebiyle yetim olarak dünyaya gelir. Ancak şairler O’na (sallallahu aleyhi ve sellem) yetim deyip geçmez, seçkin kimliğinden dolayı ‘yetim’ kelimesini teşbihle kullanır. ‘Dürr-i yetim’ (yetim inci), ‘Dürr-i Yekta’ gibi benzetmeler yaparlar. Necati Bursalı, Na’t-ı Şerif’inde;

 “Gûya senin na’tını yazmak idi niyetim,

İmkânım elvermiyor, hoş gör, ey Dürr-i Yetîm!..” der.

    Gönüller Sultanı, annesi Hz. Amine’yi altı yaşındayken kaybettiği için öksüzdür ve şairler, O’nun öksüzlüğünü de şiirlerinde işler:

 “Derken, büyümüş, kırkına gelmişti ki Öksüz,

Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!

Bir nefhada insanlığı kurtardı o Mâsum” (M.Akif Ersoy, Bir Gece)

    Malum, Efendimiz hayatı boyunca herhangi bir kişiden eğitim almaz, mektebe de gitmez. Dolayısıyla ümmîdir (okuma-yazma bilmeyen). Nitekim ilk vahiyde Cebrail’in “Oku!” emrine “Ben okuma bilmem.” cevabını verir. Birçok şair de Peygamberimiz’in ümmiliğini ele alır. Örneğin Arif Nihat Asya, Na’t’ında

 “Sen ki ümmî kalansın ömrünce

Gökten ‘İkra!’ sesiyle mülhem olan” mısralarıyla O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) bu yönüne işaret eder.

   Şiirlerde, Rehber-i Ekmel, “Resûl, Nebi, Elçi, Habib, Hatem, Fahr-i Kâinat, Halil” gibi peygamberliğinden kaynaklanan birçok isimle de anılır. Mesela Hasan Bahri Çantay, ‘Canlara Canan’ şiirinde O’nun ‘Rahmeten Li’l-âlemin’ (âlemlere rahmet) oluşuna değinir:

 “Kıtmîrinim ey Şâh-ı Rusûl kovma kapından

Âlemlere rahmet dedi Rahmân diye sevdim”

    Cenâb-ı Hak ilk önce Hz. Muhammed’in nurunu; bu nurdan da kâinatı yaratmıştır. Dolayısıyla Hz. Peygamber’e hitap etmede en çok kullanılan isimlerden birisi de ‘Nur’dur. Necip Fazıl Kısakürek  ‘Esselâm’ isimli eserindeki manzumelerinde ‘Nur’ ismini çok kullanır:

“Yok bile yokken O vardı;

O bir nur… Ki mutlak saffet.

Âdem, Allah’a yalvardı;

O Nur için beni affet!”

 Her güzel O’na benzetilir

   Şairler, Efendimiz’i kimlik ve kişilik itibarıyla ele alırken O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) sahip olduğu çeşitli vasıfları soyuttan somuta taşıyarak dile getiriyor. Anlatımı daha da güzelleştirmek için sık sık benzetmelere başvuruyorlar. Can, canan, sevgili, dilber, dost, güneş, ayna, sultan, şah, melik, gül, bülbül, inci gibi. Misal Hızır ve İlyas peygamberlerin bulup içebildikleri, içene ölümsüzlük veren ‘âb-ı hayat’, insanlara doğru yaşama yönünde hayat veren Efendimiz için kullanılır:

 “Âb-ı hayatsın âleme;

Sular, seller Seni tanır.” (Bahaettin Karakoç, Zaman Sana…)

   O’nun sahip olduğu gücü dile getiren ‘Sultan, Şah, Padişah’ benzetmelerine de çokça rastlıyoruz. Çünkü O (sallallahu aleyhi ve sellem), iki dünyanın kendisiyle övündüğü, 18 bin âlemin sultanı olmanın yanı sıra Gönüller Sultanı’dır:

 “Gönül Sultanım ve her zaman dilimde Virdim,

Başımın zümrütten tâcı Sultânım Efendim.” (M. Fethullah Gülen, Gönül Sultanım)

 

   Hz. Peygamber’in büyüklüğünü ve liderliğini vurgulamada başvurulan en yaygın teşbihlerden biri de Şah. “Şah-ı cihan, şah-ı enbiya, şah-ı risalet, şah-ı kerem” gibi birçok tamlama kullanılıyor. Mesela Hayrettin Karaman, ‘Miraciye’sinde,

Bir bulunmaz devlet-i sermedsin ey Şâh-ı Rusül

Böyle bir devlet yanında bir pul etmez mülk-ü mâl” mısralarıyla Resûller Şahı’na sesleniyor.

 Fizikî görünümü de şiirlerdeki yerini alır

   Efendimiz’in fizikî görünümüyle ilgili yegane kaynak, O’nu (sallallahu aleyhi ve sellem) dünya gözüyle gören sahabelerin müşahedeleri ve aktardıkları şüphesiz. Enes bin Malik’in “Efendimiz’in boyu ne çok uzun ne çok kısaydı. Teni ne kireç gibi beyaz ne de kara yağızdı. Saçları ise ne çok düz ne çok kıvırcıktı.” şeklindeki tarifi gibi birçok ifade şairlere ilham olur. Âdile Sultan, N’at-ı Şerife’sinde O’nun yüzünü Allah’ın tecelli ettiği bir aynaya benzetir:

 “Yüzün mir’ât-ı ayn-ı kibriyâdır ya Resûlallah

Vücudun mazhar-ı nûr-ı Hüdâ’dır ya Resûlallah”

    Mustafa Asım Köksal da Hz. Peygamber’in siyah gözlerine dikkat çeker:

 “Dalsa güneş, siyahına o gözlerin kaybolurdu.

Düşse eğer beyazına, yüz yüze yorulurdu!”

    Nice şairler, Güzeller Güzeli’nin kirpikleri, burnu, ağzı, sakalı, çenesi, eli, teni ve terinden bahseder. Bir tek kirpiğine binlerce beyit yazılır, yine de O’nu (sallallahu aleyhi ve sellem) anlatmaya kelimeler yetmez.

   Peygamberimiz, sınırlı ölçüde bahsettiğimiz yönleriyle değil, neredeyse her özelliğiyle şairlerin ilgi odağı olur. O’na duyulan sevgi, saygı ve özlemi çeşitli şekillerde ifade etmek için na’tlar, kasideler yazılır. Doğumu sırasında meydana gelen hadiseler ‘mevlid’de, mucizeleri ‘Mucizât-ı Nebi’de, miracı ‘miraçnâme’de, hayatına ait detaylar ‘Siyer-i Nebi’de, isim ve sıfatları ‘Esmâ-i Nebi’de, fizikî görünümü ‘hilye’de, sözleri ‘kırk hadis’te, Mekke’den Medine’ye gidişi ‘hicretnâme’de, savaşları ise ‘Gazavat-ı Nebi’de anlatılır. Fahr-i Kâinat Efendimiz’e duyulan sevginin ifadesi olan edebî türler, O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatı çerçevesinde zengin bir edebiyat oluşturur. Yazılan binlerce eser de Türk edebiyatında başlı başına bir ‘Peygamber Edebiyatı’ olduğunu ortaya koyar. h.kose@zaman.com.tr

  

İsmail Çetişli Hocam’la

KUTLU DOĞUMU DÜŞÜNMEK

 Şerif KUTLUDAĞ

                               (Daha20 Gazetesi, 14 Nisan 2013)

    Dün 14 Nisandı. Peygamberimiz Hz. Muhammed’in doğum gününe atfen 1989’dan bu yana yaşanmaya başlayan, hafta boyunca da yaşanacak olan 'Kutlu Doğum Haftası' kutlamalarının başlangıcıydı. Öncelikle haftaya dair hassasiyetleri olan bütün okuyucularımın kalbî hassasiyetlerini paylaştığımı belirterek başlamak istiyorum yazıma.

   Yazı başlığıma döner ve “Niçin, İsmail Çetişli Hocamla Kutlu Doğumu Düşünmek” derseniz, sebebi ve cevabı gayet açık: PAÜ Fen Edebiyat Fakültesi Öğreti Üyesi, Sayın Prof. Dr. İsmail Çetişli Hocamın son iki yıl  içerisinde yayınladığı son üç kitabı Hz. Muhammed üzerine:

   Çetişli, İsmail, Türk Şiirinde (1860-2011) Hz. Peygamber, Akçağ Yay., 2012, Ankara

   Çetişli, İsmail, Şiirimizde Peygamber ve Gül (1860-2011), Akçağ Yay., 2012, Ankara

   Çetişli, İsmail- Çetişli, Elif, Şâirin Diliyle Hz. Peygamber -Antoloji-, Denizli Belediyesi Kültür Yayınları, 2013, Denizli

   Prof. Dr. İsmail Çetişli Hocamız, 1955 doğumlu. Tavas’ın Akyar köyünden. Köyün üniversitede ilk okuyan iki gencinden aynı zamanda iki kardeşten birisi.- Diğer kardeş de Prof. Dr. Halil Çetişli, yine PAÜ Fen Ed. Fakültesi Kimya Bölümünde öğretim üyesi-
   Prof. Dr. İsmail Çetişli Hocamızın çalışma alanı 1860’dan bugüne devam eden süreyi kapsayan Yeni Türk Edebiyatı. Çetişli Hocanın  Batı Edebiyatında Edebî Akımlar, Memduh Şevket Esendal, Cahit Külebi, Halit Ziya Uşaklıgil, Yeni Türk Edebiyatında Metin Tahlillerine Giriş – Şiir, Hikâye, Roman ve Tiyatro başlıklarıyla yayınladığı 15 bilimsel yayını var.

   İşte akademik hayatını Yeni Türk Edebiyatıyla ilgili çalışmalara hasreden Çetişli Hocayı Kutlu Doğum Haftası’nda öne çıkaran, yazı başlığımıza taşıtan da tam bu noktada, akademik çalışmaları içerisinde yine bir akademisyen titizliğiyle 1860-2011 arasında Türk Şiirinde Peygamber konusuna özel bir önem vermiş ve birbirini tamamlayan üç önemli esere imza atmış olmasıdır:

   Türk Şiirinde Hz. Peygamber, Çetişli Hocamızın temel çalışması. 150 yıllık dönemde: 915 şiir kitabı, 248 na’t antolojisi, 233 dergi, 105 tez-makale, 60 genel antoloji, 30 internet, 6 gazete, 3 elden fotokopi olmak üzere ulaşabildiği 500 şâir ve 1600 manzume üzerinde gerçekleştirmiş çalışmasını. Kitap üç ana bölümden eydana gelmiş: 1. Bölüm; Hz. Peygamber’e Dair Şiirlerde Muhteva, 2. Bölüm;Hz. Peygamber’e Dair Şiirlerde Yapı, Hz. Peygamber’e Dair Şiirlerde Dil ve Üslûp.

   Şiirimizde Peygamber ve Gül, söz Çetişli Hocanın: ”Müslüman Türk milletinin kültür, sanat ve estetik dünyasını yansıtmada bir hayli önemli; hatta vazgeçilmez olduğuna inandığımız iki nâdide değer; Hz. Peygamber ve Gül’dür. Türk milletinin Hz. Peygambere olan sevgisinin en somut yansımalarından biri, Muhammed isminin Türkçeleştirilmiş hâli olan Mehmed, diğeri de, Türk milletinin askerine isim olarak verdiği bütün değerlerini şahsında toplamış olan Mehmetçiktir. Nihat Sami Banarlı’dan bir aktarmayla: Kızının adı Güldalı olan bir kadına; “Sizin oralarda çok mu gül vardır.” dediklerinde, “Hayır beğ, bizim hasret duyduğumuz başkadır. Bizim oralarda inanılır ki gül, Hz. Muhammed’in remzidir.”der.

 O hâlde bize düşen, Habîb’e sonsuz biat

Bence en güzel nâat, O ŞAH GÜL’e salavât  (B. Oğuz Başaran)

    Şâirin Diliyle Hz. Peygamber şiir seçkisi-güldestesi, bir baba-kız çalışmasının ürünüdür. Bu güldestede yine 1860-2011 arasındaki şâirlerden 160 şâirin 205 şiirine yer verilir. Kimler mi vardır bu şâirler arsında: Ziya Paşa’dan Abdülhak Hâmid’e, Mehmet Akif’ten Necip Fâzıl’a, Arif Nihat Asya’dan Bahaettin Karakoç’a kadar 160 şâir.Ve işte bir tadımlık örnekler:

 Müjdecim,Kurtarıcım, Efendim, Peygamberim;

Sana uymayan ölçü, hayat olsa teperim! (Necip Fazıl)

 

Rûhum âşık, sana hayrandır Efendim,

Bir ben değil, âlem sana kurbandır Efendim. (A. Ulvi Kurucu)

 

Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Hudâ’dır bu

Nazargâh-ı İlâhîdir makâm-ı Mustafâ’dır bu   (Nâbî)

    Bizim bin yıldır milletimizin gönül tadını oluşturan değer Hz. Muhammed aracılığyla insanlığa gönderilen vahiydir değerli okurlarım Yani, Kur’an’dır, yâni Allah’ın sözleridir. Millî kültürümüzün bu kaynaktan beslenmediği hiçbir alan yoktur. Doğumda kulağımıza okunan ezanla ölümümüzü âleme duyuran selâmız arasındaki ömrümüzün hemen her şubesinde bunu yaşarız.

   Hz. Adem’den bugüne bütün zamanlarda insanlık incileri nasıl ki, İlâhî mesajları getiren peygamberler olmuşsa, insanlığın dil incileri de şiirler olmuştur. Şiiri güzeli ve güzelliği anlatmaya vesile eyleyen insanoğlunun şiir vâdisinde dillendirdiği en güzel dil incileri de elbette en sevdiklerine adanmışlar olacaktır şüphesiz.

   Kutlu Doğum Haftası’nın içeriği ve ruhaniyetinin anlaşılması ve anlatılabilmesi için birer baş ucu kitabı olması gereken, Prof Dr. İsmail Çetişli Hocamızın Hz. Peygambere adanmış kitaplarından söz etmemek olmazdı.  Kutlu Doğum Haftanız mübarek olsun efendim…

   Muhabbetle…

  

PEYGAMBER EFENDİMİZ, GÜL VE ŞİİR

 (Yüzakı Dergisi, S.98, Nis.2013, s.65)

 

   Kutlu Doğum faaliyetlerinden geriye kalan en bereketli semere, kitaplar... Mevzu, O’nu Anlamak olunca; Fahr-i Kâinât Efendimiz’i anlatmaya adanmış, emek mahsûlü eserlerin edebiyatımıza ve kültürümüze bu vesileyle kazandırılması çok mühim.

     “Türk Şiirinde Hz. Peygamber 1860-2011” başlıklı hacimli ve geniş çaplı çalışmasından da tanıdığımız Prof. Dr. İsmail ÇETİŞLİ, son 150 yılın Türk şiirinde Peygamber Efendimiz’e dair gönül terennümlerini kitaplaştırmaya devam ediyor.

   Akçağ Yayınlarından çıkan «Şiirimizde Peygamber ve Gül» adlı çalışma, zengin misalleri, iktibaslarıyla konusunu geniş bir şekilde ele alan, zevkle okunan bir akademik eser.

   Denizli Belediyesi Kültür Yayınları arasında çıkan «Şairin Diliyle Hazret-i Peygamber» adlı eser ise bir Güldeste... Son 150 yılın 160 şairinden seçilen 210 na‘t muhtevâsında çalışmayı okuyucularıyla buluşturuyor.

   Her iki eserde de Yüzakı şairlerimizin şiirleri, hatırı sayılır bir temsile sahip. Velûd bir kalem olan müellifi tebrik ediyor, Efendimiz’e hizmetteki bereketli faaliyetlerinin devamını diliyoruz.